Manşet 14.5.2019 08:37:31 218 defa okundu

Yüzlerce Yıldır Ders Alamadığımız    DERSİM

Dersim'in tanıdığım ya da tanıyamadığım tüm güzel insanlarına…Mehmet Yılmaz Savaşçın

Öteki yaşamları barıştırabilecek miyiz?

Upuzun karayolunda, dev irisi kamyonun sağ penceresi tarafında,  şoför yanında oturan bıçkın adam,  yanda yol alan, özgün giyimli motosikletliyi ara vermeden nefret sunan bakışları ile öfkelendirmek isterken, şoför arkadaşına: “Şu pislik hippilerden nefret ediyorum” deyince kamyon şoförü de aracının hızını motosikletinki ile dengeler ve nefretli bakışlar uzun bir süre devam eder. Ta ki motosikletteki onlara hiç bakmadan orta parmağı ile işaret yapıncaya kadar. Tüfek pencereden uzanır, bomm ve motosikletli yerde can çekişirken arkadan gelen arkadaşı onu kenara yatırıp yardım bulmak üzere yola devam eder. Ama o sırada kamyondakiler arkadaşının varlığını hatırlayarak işi temizlemek üzere geri dönmüşlerdir ve yolda karşılarına motosikletli arkadaş (Peter Fonda) çıkar. Bu kez silaha da gerek kalmaz. Evet altmışlı yılların sonu, yetmişlilerin başında çekilmiş ve Türkiye’de uzun süre yasaklı olan “Easy Rider” filminin sonu.

Farklı yaşam biçimlerine duyulan öfke Amerika’da hala bu boyutlarda mı? Sanmıyorum ama mutlaka hala sürüyor. Oysa yaşam biçimi çok farklı olmamak kaydıyla ırklar arası hoşgörüde Kuzey Amerika ve özellikle Avustralya herhalde başı çeken ülkeler.

Avustralya’da seksen kadar ayrı dil konuşuluyor ve kimse bundan rahatsız değil. Aksine öğünerek anlatıyorlar.

Dinsel ve mezhepsel farklılıklar ise özellikle düşünsel dünyaları az gelişmiş ülkelerde zaten bir felaket. Oysa Selçuklular dönemi Anadolu Coğrafyasına bir bakarsak; Konya’da Mevlana ve Sünniler, Kapadokya’da Hıristiyanlar, Hacı Bektaş’ta Aleviler, Karaman’da Hıristiyan Türkler (Karamaniler), daha doğuda Kürtler ve Ermeniler nüfusun ağırlıklı oranını oluştursalar da, asla tek başlarına değiller, azınlıklarla birlikte yaşıyorlar. Haliyle zaman zaman asimilasyonlar ve/veya kapışmalar olmuyor değil. Ama öteki denen, azınlık taraf genelde bir sorun oluşturmuyor. Hatta onlara ihtiyaçları var. Ermeniler olmasa Doğu Anadolu’da kâtiplik, zanaatkârlık, ustalık vb. konularda sadece tarım ile uğraşan Türkler ve Kürtler çok zorluk çekerlerdi her halde.

Genelde şöyle de diyebiliriz: “Yaban insanın yaban düşüncesinde ve kültüründe “öteki” kavramı pek büyük bir sorun oluşturamıyor.” Ama yönetim, egemenlik, iktidar gibi çağımız sorunlarına yeni sömürü düzeni, emperyalist güçler gibi kavramlar da eklenince, demokrasiden henüz yeterince nasibini alamamış bizim gibi ülkelerde bu kavramlar yaşamı cehenneme dönüştürebiliyor. Üstelik Avrupa’da, başlangıçta sınıfsal temelde kurulmuş politik partiler (İşçilerin solcu ve sermayedarların muhafazakâr – Hıristiyan partileri) zamanla politik bir olgunluk düzeyine ulaşmanın bilinci ile daha esaslı ve ciddi ama hır gür çıkarmadan tartışabiliyorlarken, bizde politik partilerin temelinde sosyal sınıflardan çok yaşam biçimleri ön plana çıkıyor (kent soylu sekülerler,  taşralı muhafazakâr dindarlar) ve yurtta hır cihanda hır çıkararak tartışmayı normaldenmiş sanıyor, bu hırlaşmadan bir türlü vazgeçemiyoruz. Lider dediğin gürlediğinde oturtmalı.

12 Eylül darbesi sonrası yeniden demokrasiye dönüldüğünde, iki lider artık nihayet TV’de karşı karşıya tartışabiliyor. (Necdet Calp ve Turgut Özal) ne mutlu diyebilmiştik ama o da uzun sürmedi. Bu sosyal yapımızın bize çok pahalıya mal olduğu, zaman yitirdiğimiz ve muasır medeniyetten de giderek uzaklaştığımız savından hareketle, 2010 yılını örnek alarak yitirdiğimiz zamanları saptayan bir kitap yazmayı düşünürken, aynı süreç içinde Dersim’de üç yıl geçirince, buradan, kendi özümüzün bir parçasından ders alabilirmişiz görüşüne giderek  daha da yaklaştım ve kitabın kapsamı genişledi. Yüzlerce  yıldır, asla tanımak istemediğimiz, miras kalmış ön yargılarımızı silemediğimiz bu yörenin güzel insanlarını, kırk yılda bir de olsa!!, hem tanımak hem de tanıtmak gibi bir görev üstlendim. Türkçemizdeki “kırk yılda bir” görece - ender süreç ifadesinden esinlenmedir. Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı gibi. Veya Evliya Çelebi’nin İstanbul için yazdıkları gibi: “ … Kırk yılda bir ip cambazlarının hokkabazların tekrar bir araya geldikleri panayırlarda eski dostlar yeniden buluşurlar…”   (Kırk yıl önce ip cambazı olan birinin o mesleği kırk yıl sonra hala sürdürebilmesi ???) ya da “…kırk yılda bir İstanbul’da mücevheratçılar bir araya gelir Pazar kurarlar. Padişah onları kese kese altınla mükafatlandırır…” (Ermeni Ustalar sayesinde Dünyanın kuyumculuk merkezi olan İstanbul’da kuyumculuk fuarlarının tekrarı için her halde kırk yıl beklenmiyordu)

Dünya uygarlığından nasibimizi aldığımıza inanıyor ama bu uygarlık verilerimizin de sürekli yenilenmesi gerektiğini bir türlü düşünemiyoruz. Bu da hazırı tüketmek anlamına geliyor. Tıpkı diplomasını aldıktan sonra kitap açmadan çalışan bir mühendis veya Prof. unvanını aldıktan sonra “artık ne diye çalışayım ki” diye düşünen üniversite hocalarımız gibi.

Sendikal haklar olsun, demokratik haklar olsun bu ülke insanı onları, Avrupa'daki gibi evrimsel bir süreçte elde etmedi, aksine insanlarımıza devrimci politikacılar tarafından, hazır paket şeklinde sunularak verildiği gibi, bazı politikacıların ise, mecliste: "onları okutalım da başımıza bela mı olsunlar? Onların dilekçelerini ben yazarım" diyebildiğini de unutmamalıyız. O zaman yitirdiğimiz yıllarımızı daha iyi anlayabiliriz…

Sürecek…

Yorumlar

Ad-Soyad
E-Mail
Yorum
Tüm Yorumlar
Tüm Yorumlar


SİZİ TANITALIM

Bilgilerinizi girerek, Dersimli Esnaf ağına dahil olabilirsiniz!

Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak, ilgili sayfaya ulaşabilirsiniz.

BURAYA TIKLAYINIZ

DERSİMLİ ESNAFLARIMIZ

Burçlar

Günlük falınızı Okuyun

Astroloji.org 'un desteğiyle

HAVA DURUMU

ZİYARETÇİ İSTATİSTİKLERİ

 Bugün : 2325
 Dün : 14040
 Toplam : 29325531
 Ip No : 54.234.227.202