Manşet 13.2.2020 08:51:11 356 defa okundu

ÜTOPYA VE GERÇEKLER…

Baki SENDAY'ın kaleminden...

20. Yüzyıl, dünyada çok önemli tarihsel ve toplumsal olayların mekânı ve zamanı oldu. 19. yüzyılın önemli filozof ve ideologlarının teorik paradigmalarının hayata geçirilmeye çalışıldığı, tarihi bir kesittir. Bu düşünürlerin siyasi, sosyal ve ekonomik boyuttaki düşüncelerinin eyleme döküldüğü ve sonuçlarının ortaya çıktığı 20. yüzyılın ikinci yarısı ise, çıkarmamız gereken derslerle doludur. Ama ne yazık ki böyle bir çabanın çok az görüldüğünü biliyoruz.

 

Marx, “Tarih sınıf mücadelesinin eseridir” diyor. Dünya sol ve demokrasi güçleri ‘sınıf’ kavramından sadece işçileri veya proletaryayı anladı. Sanayileşmenin ve endüstri devrimlerinin getirdiği bir sonuç olan, emeğin fabrikalarda yoğunlaşması, sosyal olayların analizinde eksik ve hatalı sonuçlara yol açtı. Aslında işçilerin, köylülerin, sanatçıların, edebiyat ve kültür insanlarının, ezilen kadınların ve çocukların, feminist kadınların, çevrecilerin, liberallerin ve eşitsizliğe karşı çıkan herkesin mücadelesi topyekun olarak sınıf mücadelesidir.

 

Özellikle bir sosyolog olan ve artı değer teorisini, emek ve emeğe yabancılaşmayı çok iyi analiz eden Marx, solun geneli tarafından çok dogmatik ele alındı. Onun din olgusuna bakışını da aynı şekilde algıladı. Marx; “Din afyondur” ifadesini koca bir yazıyla ifade ederken, sol onu klişe olarak algılayıp kullanarak yanılgılara neden oldu. Bildiğimiz gibi afyon, haşhaş ve benzeri bitkilerden eski çağlarda narkoz olarak yararlanılıyordu. Yani insanı ve hastayı rahatlatma amacına yönelikti. Psikolojik anlamda din de aynı görevi görmektedir. Solcu olan mutlaka ateisttir diye bir algı oluşturulunca, solun düşmanlarına da niteliksel değeri çok yüksek ideolojik bir aparat verilmiş oldu. Öyle bir aparat ki, o olmadan kalabalıklarla bağ kurmak olanaksızdır.

 

Din olgusu veya inanç, insanlık tarihi kadar eskidir. İşbölümü, meslek çeşitleri ve aile kurumu daha yokken, tabu, totem veya şaman vardı. Yani dinler tarihi, sınıflar tarihinden çok daha eskidir ve köklüdür. Özellikle bizim gibi gelişmeyi çok geriden izleyen toplumlarda, düşünceler ve ideolojiler de ekonomik ve sosyal düzeye bağlı olarak çarpık gelişir. “Yarım imamın dinden, yarım şoförün candan etmesi” gibi.

 

Acı olan! Bütün yaşanmışlıklara rağmen hala durumu kavrayamamaktır. Çekilen bütün acılar ve acımasız sömürü düzenine rağmen, hala şartlandığımız klişeleri sorgulama ihtiyacı duymamak çok acı vericidir. Düştüğümüz yerden ayağa kalkabilmek için, önce neye takılarak düştüğümüzü görmek gerekir. Mücadele tarihimiz sanki ağlama duvarı. Her yıl dönümünde kayıplarımızı anan insan sayısı giderek azalıyorsa, oturup ciddi olarak düşünmek gerekmez mi? Tarihsel yanılgılar mazeret üreterek bertaraf edilemez. Hala keskin sınıf söylemi ve ağızlara pelesenk edilmiş “yoldaş” kavramlarının içeriği yeniden ele alınmalı ve toplumsal boyutta, en geniş kitle katılımını kucaklayacak yeni bir dil oluşturulması elzemdir.

 

Haksızlığa karşı olan her hareketin sınıfsal bir hareket özü taşıdığını bilmek gerekir. Sömürge ulusların bağımsızlık mücadelesi, bir çocuğun otoriteye direnmesi, tecavüze direnen bir kadının direnişi, kürsüden öğrencisine birey olmanın anlamını açıklayan bir eğitimcinin mücadelesi de, en az işçi mücadelesi kadar değerlidir. Ülkemiz ‘sol’ hareketlerinin başından beri önemli ideolojik sapma ve çıkmazları vardı, var olmaya devam ediyor. Keskin sınıf söylemi ve ajitasyonlarla varlık olmaya çalışırken, önündeki devasa gerçeklerden veba misali kaçıyor.

 

Bir örnekle detaylandırmak iyi olur kanımca. Bildiğimiz gibi Kuzey Kore devriminin ideolojik ve pratik önderi Kim İl Sung’dur. Sung’un mücadelesi boyutlandıkça, başta ABD ve Japonya olmak üzere bazı emperyal güçler paniğe kapılır. Çünkü; dünya, o dönemde Sovyetler ve Çin gibi devasa nüfusun farklı bir ideolojiye evrilmesine tanıklık etmiştir. Birleşmiş Milletler’de konuşma yapan Sung, ülkesi işgal altında olduğu için, ulusal özgürlük talebini öne çıkarır. Bu durum, ABD delegasyonu adına konuşan kişi tarafından şöyle değerlendirilir; “İşte bakınız, Kore lideri milliyetçiliği savunarak aslında faşizmi getirmek istiyor. Buna engel olmalıyız” Aradan bir zaman geçer ve Birleşmiş Milletler’de yine bir toplantı yapılır. Sömürgeler sorunuyla ilgili… Bu kez, Kore yabancı işgalcileri kovmuştur ve içeride sosyalist halk demokrasisi kurma ve eşitlik mücadelesi vermektedir kendi sömürücü sınıfına karşı. Bu kez, ABD adına söz alan temsilci; “İşte bakınız bunlar komünizmi getirecekler ve hür dünyayı ezecekler” diye konuşunca, Kim İl Sung daha evvel aynı ülkenin temsilcisinin konuşmasından, kendilerine yöneltilen milliyetçilik vurgusunu hatırlatarak ve birleşimde okuyarak, asıl sorunun emperyalistlerin sömürgeci zihniyetlerinden kaynaklandığını belirtir. Yani, samimi değilsek başkalarının sorunlarına karşı doğru empati kuramayız.

 

Türkiye demokrasi güçlerinin bütün samimiyetleriyle ülke gerçeklerine yaklaşım sergilemedikleri ve ahlaki değerlerden uzak kaldıkları sürece hiç kimse özgür ve mutlu olamaz (istisnalar dışında). Bir ulusu veya topluluğu ezen başka bir ulus veya topluluk, asla özgür olamaz. Siz, Sezar olmaya kalkarsanız, mutlaka yanı başınızda bir Brutus türeyecektir. Sorunun çözümü ne geçmişte yaşanmış bürokratik devlet ve ekonomi sistemi ne de kapitalizmle mümkündür. Doğu ve Batı Almanya’nın birleşiminden çıkaracağımız çok önemli sonuçlar bize yol gösterebilir. Her iki sistemin artı ve eksileri görülerek yeni açılımlara yönelmek gerekir.

 

Eğer kendimizi ve bizden sonrakileri, tarihin içinde onursuz birer yurttaş olarak mahkûm bırakmak istemiyorsak; ne bürokratik devletin köhneleşmiş dogmatik yasalar sistemini ne de o dönemin köhnemiş mantıksız uygulamalarını ne alışılagelmiş kıyım ve zalimliği ne de insanlığı bir kalıba dökerek gösteren çarpık merceği kullanmalıyız. Geleceği kazanmak ve yaşadığımız ‘an’la uzlaşmak istiyorsak, geçmişteki ‘sosyalist’ gerçekçiliğin neden şimdi yerini piyasa gerçekçiliğine bıraktığını anlamak ve öğrenmek zorundayız. İkisi de insanlığın kurtuluşu değildir.

 

Sosyalist, sosyo-ekonomik sistem, her şeyden önce donanımlı ve bilinçli bireylerin eseridir. Burada, bilinci ideoloji olarak kullanmıyorum. Çünkü, ideolojiler zamanla sınırlı olan paradigmalardır. İnsan hep değişen ve değiştiren bir memeli türüdür. Unutmamak gerekir, ‘sosyalist’ sistem denilen ve yaşanan olgu sosyalizm değildi, olamadı. Sovyet devriminin önderi Lenin ve yardımcısı Troçki’nin, büyük destek vererek gerçekleşmesini istediği ama çok önceleri Rosa Lüksemburg ve Karl Leibneck’in katledildikleri, Alman işçi sınıfı hareketini çok iyi incelemek gerekir. Lenin, Avrupa’da devrimler gerçekleşmezse, Rusya’da sosyalizmin oturamayacağını biliyordu ve öyle de oldu. Çünkü sosyalist denilen devrimler, Rusya’da ve daha sonra Çin’de, iki paylaşım savaşının getirdiği açlık ve sefaletin doğurduğu prematüre çocuklardı. Daha küvezdeyken oksijensizlikten öldüler.

bakisenday62@gmail.com

Yorumlar

Ad-Soyad
E-Mail
Yorum
Tüm Yorumlar
Tüm Yorumlar


SİZİ TANITALIM

Bilgilerinizi girerek, Dersimli Esnaf ağına dahil olabilirsiniz!

Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak, ilgili sayfaya ulaşabilirsiniz.

BURAYA TIKLAYINIZ

DERSİMLİ ESNAFLARIMIZ

Burçlar

Günlük falınızı Okuyun

Astroloji.org 'un desteğiyle

HAVA DURUMU

ZİYARETÇİ İSTATİSTİKLERİ

 Bugün : 13950
 Dün : 39200
 Toplam : 35509195
 Ip No : 3.83.188.254