Manşet 3.5.2021 19:14:59 249 defa okundu

4 Mayıs Dersim

Sizden Gelenler/Kasım Koç yazdı...

İlkbahar toprağa tohum atıldığı ve doğanın canlandığı, her yıl Nisan ve Mayıs aylarında, özelde Türkiye geneldeyse dünya gündemine bomba gibi düşmektedir. Sıcak, tarihi olayların tartışmalarına tanıklık ederiz. Buharlaştırılan halklara sahip çıkanlarla, bu yok olan, yok edilen dönümlerinde resmi devletlerin tarihine inananlar arasında kıyasıya bir tartışmanın yürüdüğüne tanıklık ederiz.

 İsmi olan ama kendileri olmayan halklar nerede? Sorusunu kendisine soran her vicdanlı insan, büyük keşiflere doğru, tarihi yolculuğa çıkacağı muhakkaktır. Bu yolculuk, tarihin raflarında küfletilen geniş bilgilere sahip olacağımız, engin kültürlerle tanışacağımız kesindir. Bu ilkbaharın en güzel aylarında tartışılan soykırımlardır.

Oysa tarih, soykırımlarla doludur. Bu soykırım tarihi de, sadece bizim Dersim ve coğrafyamıza ait bir meselede değildir. Soykırımlar tarihi oldukça eskiye dayanır. Örnek verirsek; bunlardan bazıları, Kızılderililer, Maya, İnka halkları, Aborcinler…vs. vs. Yakın tarihimizde kıyıma uğrayan halkları yazarak bunlar çoğaltılabilir. Ancak daha önce Dersim’de; 1936-37 ve 38’de yaşananları, detaylı yazılar yazmıştım. Ancak bu yazımda kısaca tarihte yaşanan soykırımların neden ve sebep ilişkisini ele almaya çalışacağım.

İmparatorluklar döneminde, soykırımların aldığı özgün biçimler vardır. Örneğin; Amerika’nın “Keşfi” dedikleri ve bu yanlış bilgiyle toplumlar okullarda yetiştirildi. Tarihi, yanlış bilgi ve önemli bir buluşmuş gibi gösterdiler yıllar yılı. Okullarda da tarihi ders kitaplarında bu kıtaya ilk ayak basanların yaptıkları yüz yıllar boyu manipüle edildi. Medeniyet adı altında bizlere sunuldu. Ancak gerçekliğin, böyle resmi tarihlerin yani devletlerin anlattıkları gibi olmadığını, keşiflerin hedef ve amaçların, esas niyetlerin farklı olduğunu kırıma uğrayan halkların aydın bakışlı kalemleri sayesinde biliyoruz. Amerika kıtasına çıkan beyaz ırkın amacı ve niyeti neydi? Yerli halkların mallarına el koymak, karşı çıkan yerli halkları topluca katliamdan geçirmek, geriye kalan yerli halkları da terbiye etmekti. Nitekim bunun böyle olduğunu, bugün bütün dünya halkları biliyor. Bu durum kapitalizm şafağında ortaya çıkan uluslar döneminde ise aynı yöntemle devam ettiğini, sadece biçimlerinin değiştiğini görmekteyiz. 

Bu kırımlar, kapitalist medeniyetin, planlanmış programlandırılmış, strateji ve taktiği oluşturulmuş bilinçli eylemleriydi. Zira kapitalizm, ilk çıktığı dönemlerde tekçi bir iç pazarın birleştirilmesi ihtiyacı duymasıydı. Bu anlamda, entegre edemediklerini kırımdan geçirdi. Ki, bunda dönemin şaheser, burjuva aydınlanmacıların büyük rolleri vardı. Bu anlayış, Alman filozofu olan Immanuel Kant’a kadar uzanır. Burjuva devlet anlayışında, kadın erkekten geridir, bazı halklar da barbardır, bazı halklar ise medeniyetle donanmışlardır. Yani, eksik olan kadın, erkeğin kölesi, barbar olarak itam edilen “Geri” halkların olmasından ötürü, daha ileri olan ve adına medeni, yani ileri misyon yüklenen halklar ise efendi ilan edilmesiydi. Bu zihniyet, beraberinde köle-efendi ilişkisini yarattı.

Aydınlanma çağında büyük rol oynayan bu filozoflar, çok kötü değillerdi. Tümünden reddetmeyiz ancak geçiş dönemlerinde edindikleri yanlış fikirlerin, bütün yüklerini birlikte taşıdıklarını ve bundan ötürü tarihin akışı içerisinde büyük tahribatların yaratılmasına vesile oldular.  

Bir prototip olarak ailenin ve devletin ortaya çıkması da bu çerçevede tahakkümcü sınıflı toplum gerçeğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ki, devlet denilen öge yine dönemin önemli filozları tarafında hatta filozof ustası olarak bilinen Hegel tarafından bile kutsandı devlet. 

Devlet olmadan olmaz, geçmişin dönemin yüklerini taşıyordular bu filozoflar. Oysa devlet belli bir tarihsel döneminde ortaya çıkmıştı. Ne üzerine yükseldi bu zihniyet? Aile ortaya çıkardı. Bu ne demekti? Biat etme kültürü geliştirildi. Böylece, kadın zayıf olduğundan ötürü ilk soykırım kadına yapıldı. Bu yanlış zihniyetlerin sonucunda soykırımın ilk kökeni KADINDIR. Bundan ötürü de kadını öne almayan hiçbir topluluk ve halkın geleceği parlak olamaz, nihai özgürlüğü kazanamaz.

Mesela, Otto von Bismarck, Alman birliği tartışılınca, büyük imparatorluğunu kurmak amacıyla kılıç yoluyla yani zoru kullanarak gerçekleştirdi. 

Keza, İtalya'nın Magna Grecia’nın oluşumu da böyle büyük kırımlar yaşamasa da, doğallığın akışı içerisinden de oluşmadığını, gelişmediğini de belirtmek gerekir. Bu ve bunlara benzer tarihsel olayların tümü, kırımı kendi içerisinde barındırır.

Bütün bunlar normal bir durum olarak tarihte izah edilmişti. Çünkü; doğası gereği, insanlar onlara göre yetenekli ve yeteneksiz olarak yönetici ve yönetilmeye muhtaç kategoriler olarak ortaya çıkmıştı. Onlara göre bu tarihin kaçınılmaz kategorisiydi. Ve tabi, doğadan da örnekler veriyordu. Doğal seleksiyon dedikleri, bu durumun Darvin’de bile köklerinden bahsediyordu. Güçlü zayıfı içleştirmek ve entegre etmek durumunu işaret ediyordu. 

Birinci emperyalist paylaşım savaşında, yıkılan imparatorluk sonrasında Anadolu’da, o günün koşullarında İttihat ve Terakki’nin siyasi sahneye çıktığını görmekteyiz. İttihat ve Terakki tarafından yönlendirilen, Türk egemen ulus-devlet bir strateji ortaya konuldu. Bu strateji çerçevesinde her şey programlaştırıldı. İlk kırım, gayri Müslümlerden başlatıldı. Amaç, Anadolu’yu Türkleştirmekti. Gayri Müslümlerin o dönemki ekonomik avantajları talan edilerek, bir Türk burjuva sermaye birikimi yaratılmakla işe koyuldu. İslam’ın ilk ortaya çıktığı dönemlerde halkı savaşa sürmenin yegane yöntemini uyguladılar. Gayri Müslümanların malları helaldi, ganimeti. Müslümanların savaş yoluyla gayri Müslümlerden ele geçirdikleri esir ve her türlü maldan pay alma hakkına sahipti savaşa katılanlar. Kadınlar bu ganimette esas hedefti…. 

Bu ganimet anlayışıyla savaşmak istemeyen ama aç olduğundan ötürü, savaşa katılmak zorunda kalınması sağlanıyordu. Yoksulluk içinde çile çeken insanlar, öldürdükleri gayri Müslüm’ün üzerinde ne varsa el koyma hakkına sahipti. Erkekler öldürülüyor, ganimet olarak ele geçen malların dışında en büyük ganimet kadınlardı. Kendi aralarında bu kadınlar pay ediliyordu. Bu durum, savaşa katılacak askerlerin büyük iştahlarını kabartıyordu.

Anadolu’da da ilk önce gayri Müslümlerden başlamalarındaki bir yönü de Müslüman diğer ezilenlerin, bu harekata rıza göstermelerini tıpkı İslamiyet’tin yayılması amacıyla yürütülen savaşlarda kullanılan ve günümüze kadar süre gelen bir anlayıştan edinmiş fikirdi. 

Mesela, kırımlarda kullanılan Hamidiye alaylarında bu rolü pekâlâ görebiliriz. 

Dersim soykırımına doğru gelen süreç bu çerçevede işleyen mantığın, bir başka şekildeki tezahürüydü. 

Mecburi İskan Kanunu 1934’de devreye konması adım adım Dersim’e yönelmeleriydi. Neydi bunun anlamı, GÖÇÜ meşrulaştırma yasasıydı. Bu ne anlama geliyordu? O coğrafyanın demografik yapısıyla oynamak, değiştirmek, o topluluğun inancını, kültürünü ortadan kaldırmak demekti. Bu, adım adım yaklaşılan ve Dersim açısından ilk köklü adımdı. Böylece, 25 Aralık 1935’de çıkarılan yasa gereği, Dersim yerine Tunceli vilayetine çevirmek ve yeni merkezi otoriteye tabi etmek ikinci adım olacaktı. Nitekim, Mameki köyü Vilayet için seçildi. Şimdiki Dersim merkezinin Tunceli ili yapılması yasal olarak karar altına alındı. 

“Çıban başı olan Dersim, kökünden kesip atılmalıdır…” der Mustafa Kemal Atatürk.

Bu çerçevede çeşitli provokasyonlar isyan gibi gerekçelerle plan devreye sokuldu. Zaten açıkta söyleniliyordu, bu topraklar da herkesin bir tek hak ve görevi vardı; herkes Türk’tür. Kabul etmeyenlerin ise, bir tek sonu vardır; kölelik ya da ölüm. Nitekim, ikinci emperyalist paylaşım savaşın koşullarında bunu bir fırsata dönüştürdü. 

Soykırımlar tarihine kısa göz attığımızda, sanki bugün yaşanmıyor gibi anlaşılmasın.

Bugün daha büyük ve kapsamlı kâr amaçlı soykırımlar zinciri devam ediyor. Tarihi, kültürel, doğa kıyımlarıyla kırımlar sürüyor.

Ama tarihi diyalektiği, bu soykırımlara karşı muazzam direnişleri de birlikte doğuracağı. Pandemi sonrasında bu mağdur kesimin daha büyük kitlesel gösterilerle kırımlara karşı çıkacağına inanıyorum.

Bugün Dersim’de devam eden esas ve en acil önlenmesi gereken soykırım; Sular altında bırakılmak istenen Baraj, HES ve değişik maden arama şirketlerinin önlenmesidir.

Yorumlar

Ad-Soyad
E-Mail
Yorum
Tüm Yorumlar
Tüm Yorumlar


SİZİ TANITALIM

Bilgilerinizi girerek, Dersimli Esnaf ağına dahil olabilirsiniz!

Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak, ilgili sayfaya ulaşabilirsiniz.

BURAYA TIKLAYINIZ

DERSİMLİ ESNAFLARIMIZ

Burçlar

Günlük falınızı Okuyun

Astroloji.org 'un desteğiyle

HAVA DURUMU

ZİYARETÇİ İSTATİSTİKLERİ

 Bugün : 5377
 Dün : 15798
 Toplam : 42913604
 Ip No : 18.206.238.77