Güler YILDIZ 18.12.2012 00:00:00

BASE

tunceliemek@yahoo.com

 

 

"Dinle Camilla,

Sana ‘pis Meksikalı' dediğimde konuşan ben değildim.

Eski bir yaranın titreşimiydi”

 

Aşka Sor adlı filmden can alıcı bir replikti bu cümle… İtalyanlığından rahatsızlık duyan, has milliyetin Amerikalı olduğu 1930'ların zaman tünelinde, kendisi de sevdiği kadını aşağılayarak intikamını tamamlamış olan bir yazar adayı söylüyor bu sözleri. Biri Meksika'dan diğeri İtalya'dan Amerika'ya gelen ve birinin adından diğerinin geleneksel kıyafetlerinden utanması istenen iki ‘uzak' insanın birbirlerine yaklaşma çabası da egemenin arzuladığı hakir görme dili üzerinden oluyor.

Salma Hayek ve Colin Farrel'in başrolünde olduğu film, John Fayte'nin romanından uyarlanmış filme. 2006'da gösterime girmiş.

Zaman tüneli 80 yıl öncesine işaret etse de her an her yerde çarpmıyor mu yüzünüze bu replik? Utanma halinden çok utandırılmanın nedenleri üzerine biraz kafa yoracağız, oldu bitti.

 
Bu hafta Zeynel Doğan ve Orhan Eskiköy'ün "Babamın Sesi” filmini izledim. 19. Altın Koza Film Festivali'nin en iyi filmi seçildi "Babamın Sesi”. Sıra dışı bir konusu var. İzleyiciyi içine çekiyor. Bir ananın sessiz bekleyişine tanık oluyorsunuz ve o sessizlik derin bir kuyuya dönüştüğünde işin patolojik bir soruna doğru esnediğini görüyorsunuz.
 
Filmden çıktığımda aslında hala bekleme kuyusunun içinde debeleniyordum. Hayatımızda sabrın yeri neredeyse yokken, bir ananın kocayı beklerken gösterdiği sabır, oğlu beklerken yaşlanmasına kadar uzamış. Kendi küçük ve belli hareketlerle tamamladığı dünya, bir diğer oğlunu içine alamayacak kadar kapalı tüm dünyaya. Sadece kendine ve sabrına dönsün yeter, derdinde kadın.

Cumartesi annelerinden birinin de hikâyesiydi, Sebla (Arcan) anlatmıştı bir gün telefonda:

 
"Öyle hikâyeler var ki… Bir anne var mesela, evinin kapısı hep açık. Kaybedilen bir oğlu var. Bir gün döner de kendisini evde bulamaz diye kapısını hiç kilitlemeyen bir ana… Kaç kış, kaç yaz geçti öyle…”

Sonra oğlunun kaybolmasından kendisi sorumlu olan anneler var. Bakın bunların cezası hiç bitmiyor ve bitmeyecek hayatta. Devletin bir aralıkta kıstırıp kaybettikleri tamam, ama "oğlunuz bir karakola kadar gelsin, ifadesini alıp bırakacağız”a güvenen annelerden biri eliyle götürüyor oğlunu karakola ve "denize atladı kaçtı. Yakında yüzerek çıkar” deniyor sonra ve 17 yıldır ana oğlunun yüzerek karaya çıkacağını sanmakta!

 
Acının ağrıya dönüştüğü kavşakta, Babamın Sesi'ndeki ana Basê, eğer okuma yazma bilmiş olsaydı oğlu Hasan'ın dağa çıkmasına engel olabileceğini, onu kaybetmeyeceğini düşünüyor ve kendisini suçlu ilan ediyor, tecride alıyor bir tür. Ona gülmek yasak, gezmek yasak, sevinmek yasak… Kendini küçük oğlundan esirgeyerek sürdürdüğü hayatın şifrelerini hiç kimse çözemiyor. Zaten çözülmesinden de hazzetmiyor. Altında büyük bir utanç, eziklik yatıyor çünkü… Kuyunun dibine alışmış bir kadın Basê.

Babanın Sesi Avrupa'dan geliyor. Zaman zaman kıyıcı, buyurucu, o alıştığımız baba olma hali üzerinden; kendisi yok otoritesi olsun derdinde bir adam. Okuma yazma öğren diyor karısına. "Ayıptır” diyor.

Konusu yakıcı…

 

Filmdeki sessizlik, izleyici kendi çabasıyla sürdürsün filmi diye uzun bırakılmış… Bu tür ağır filmlerin besleyicisi doğadır. Doğanın da o sessizliğe eşlik etmesi ve belki filmin ne kadar büyük bir yalnızlık ve utanç üzerine kurulu olduğunu anlatması beklenir. Babamın Sesi'nde doğa çok az kullanılmış. Oysa tam da sonbaharda çekilmiş film ki bir sonbahar hüznü daha uzun kılınabilirdi. Filmin gerçek coğrafyası anlatılabilirdi. Nurhak kasabası filmin içine girebilirdi ama yönetmenler kasabayı dâhil etmek istememiş, Basê ananın hüznünü ve yalnızlığını bu kasabanın dahi paylaşmasına izin vermemiş. Görsellik psikolojik ağırlığı olan filmlerde çok daha etkindir, izleyiciyi o kuyunun başına toplar. Basê ananın köy evini, evin detaylarını, evin alt tarafında bulunan dereyi, derenin üzerindeki köprüyü... Basê ananın yalnızlığındaki tüm sessiz doğal aktörleri bilmek ister izleyici. Bir başka sefere belki.
 

Filmin sonunda uzaktaki babanın sesi de kesilir. Bir kaza geçirir ve ölür çünkü. Ama ölmeseydi baba, oğlu da zaten dağa gitmiş Basê'yi bu hayata birkaç cümlesi kazandırabilirmiş aslında:

"Dinle Basê! Okuma yazma bilmiyor olduğunu yüzüne defalarca vurduğumda konuşan ben değildim. Dil bilmemenin bu Avrupa ülkesinde bende neye dönüştüğünü, beni nasıl sıradanlaştırdığını, vasıfsızlaştırdığını anlatmam lazımdı. İşte o vasıfsızlığın yarattığı ezikliğin dışa vurumuydu Basê.  Kendini suçlama. Çocuklar bizim evet, ama hayatları onlara ait.”

 

 

 

Güler YILDIZ yazarına ait diğer yazılar

18.2.2014 00:00:00
2.4.2013 00:00:00
27.3.2013 00:00:00
19.3.2013 00:00:00
8.3.2013 00:00:00
19.1.2013 00:00:00


SİZİ TANITALIM

Bilgilerinizi girerek, Dersimli Esnaf ağına dahil olabilirsiniz!

Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak, ilgili sayfaya ulaşabilirsiniz.

BURAYA TIKLAYINIZ

DERSİMLİ ESNAFLARIMIZ

Burçlar

Günlük falınızı Okuyun

Astroloji.org 'un desteğiyle

HAVA DURUMU

ZİYARETÇİ İSTATİSTİKLERİ

 Bugün : 11404
 Dün : 12150
 Toplam : 25527799
 Ip No : 54.198.205.153