Helin KARAKOYUN 8.3.2013 00:00:00

Prensler Kadınları Öldürürken...

tunceliemek@yahoo.com

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Yılın neredeyse çoğu gününü kendimize doğru yontmayı başarmışken, doğurduğumuz, yetiştirdiğimiz erkekleri her nasılsa tarih boyunca bir hizaya sokamadık (!). Doğrusu ben kadının bu ezilmişlik öyküsüne biraz temkinli yaklaşanlardanım.

Neden diye sorarsanız, o en diplerde sakladığımız ve istediğimizde çokta iyi kullandığımız ince zekamızla tarihte en gaddar, en haşmetli, dünyaya hükmeden diktatörleri, padişahları, devlet adamlarını dize getirmişken, bazen sevgilimiz, bazen eşimiz, bazen babamızın veya kardeşimizin hışmına uğrayışımız, öldürülüşümüzün temeline inince altından kendimiz çıkacağız korkusu sarıyor beni.

Zira bunları biz doğuruyoruz, dünyanın merkezi haline biz getiriyoruz, tek olma, önde olma, özel ve kusursuz olma gibi burada sıralamada yetersiz kalacağım vasıflarla donatan da bizken, yarattığından şikayet eden tavrımız ikiyüzlülük olarak sırıtıyor orta yerde.

Kız çocuğunu ilerde bize baksın diye doğururken, tüm ağır yaşamı onun omuzlarına yüklüyor, ancak erkeği soyun devamının en temel öğesi olarak görüp yüceltiyor, yaşamın en merkezine oturtuyoruz. Bu kadar kusursuzlaştırılmış ruh halinin akabinde bir hastalıklı yapıyla tezahür etmesi hiçte yadsınacak durum değil.

Yıllar önce bir avukatın üniversite mezunu oğlundan şikayet ederken sarfettiği sözler, erkeğin tarih boyunca en acınılası yalnızlığına da örnekti adeta. Hukukçu baba okuttuğu ve dört yıllık bir bölümden mezun olan oğlunun çalışmadığından yakınıyor, ona rağmen araba alma isteğinin annesi tarafından onaylanmasına sinirleniyordu.

Annesi kendilerinin mal varlığını dayanak gösterdiği ve mazur gördüğü oğlunun çalışmamışlığında, üniversitede okuyan kızının yurttan ayrılıp evde arkadaşlarıyla kalmasına ise ekonomik külfetinin ağır olacağı gerekçesiyle karşı çıkıyordu.

Baba ise kendiyle çıktığı içsel yolculukta, ana sınıfında oğlunun okuldaki bir müsamerede prens seçilmesinin bugün onun çalışmamasında en büyük etken olduğuna karar vermiş ve "Öyle ya prensler çalışmaz” demişti.

İşte erkeğin tarih boyunca en büyük acısı bu olsa gerek. Yanlış kullandığımı sanıyorsunuz bu kavramı ama değil. Aslında erkeğin yalnızlığı, acısı, incitilmişliği ve yaşadıkları daha ağır. Ancak kadın belkide kendisine bahşedilen en büyük nimetle ulu orta ağlayabiliyor, acısını gösterebiliyor. Erkeğin tarihe hapsolmuş acılarında ağlamak baştan yasaklanmış.

Üstelik kadınların bazen o bıktıran genetiğinden gelen çenesini çekmek öyle herkesin harcı değilken erkek bir ömrü böyle tamamlayıp bazen peygamber sabrı denen o inzivai ruh haline de bürünebiliyor.

Son yılların eşitlenme çabasında bu eşitlik furyası en çok aile kavramını vurdu üstelik. Çünkü kadının algılamasındaki değişkenlik ve bazı şeyleri kendisine doğru evirmedeki ustalığında içinden çıkılmaz hallerde yaşanıyor çoğunlukla.

Yılın bir çok günü gibi…

Geçtiğimiz ay sevgililer günü vardı. Kaç kadın sevgilisine, eşine hediye aldı. Oysa almayan erkeğin halini düşünmek bile istemiyorum. Ben diyorum üç gün kesintisiz asık surat ve yıllara yayılmış belli aralıklarla ısıtılıp sunulan tekrarlı serzenişler, siz bunu aslında katlarıyla çarpın.

Bir de yarın milyonlarca kadın sokaklara dökülüp ortak paydada buluşmuş gibi yaparak kadın haklarını ve hemcins sahiplenmeciliği yapacak ki bir başka iç öğürten durum daha.

Oysa dünya üzerinde iddia ediyorum, bir kadının en büyük düşmanı bir başka kadındır. Yani hemcinslerimizden çektiğimizi kuşkunuz olmasın ki erkeklerden çekmiyoruz.

Bir de riyakarız ki sormayın gitsin.

Mesela Dilber Erkmen adı ve yaşananları hatırlayan var mı? Hani şu 2011 yılında 16 Martı 17 Marta bağlayan gece evinin odunluğunda boğularak öldürülen 2 küçük çocuk annesi 32 yaşındaki kadını. Eylemler yapılmıştı, antlar içilmişti, kadınlar sokaklarda göğsünde Dilber Erkmen fotoğraflarıyla haykırmıştı. Emniyet 3 ekip kurmuştu sözümona cinayeti aydınlatmak için. Sonra biri yakalanmıştı zanlı diye. Yargılandı ve salınıverdi. Peki o meydanlarda nara atan kadınlar ne oldu? Cinayetin ikinci yılında elde ne var? Tunceli gibi yerde Emniyet Müdürlüğü güya ekip üstüne ekip kurup seferber olmuşken ekipler ne buldu? Dilber Erkmen'in davasında savcı neden uzun süre gizlilik kararı hikayesiyle avukatları dahi dosyaya yaklaştırmadı? Sanığı dahi o dönemde olmayan gariban bir kadının cinayetinde savcı kimi ve neyi korudu da dosyaya gizlilik kararı koydu?

Sorular sorular…

Peki sonuç…?

Muslukların su akmadığında çıkardığı bir ses vardır. Tısss…

İşte cinayetten elde kalan koca bir tıssss. Ben bu nedenle o gün bu gündür emniyet, neyin ve kimin emniyetini koruyor diyerek öylece bakıyorum yanımdan geçip giden apoletli emniyet mensuplarına.

Kadınların yarın meydanlarda attığı naralara baktığım gibi bakıyorum ve soruyorum: Sahi kadınlar aynı gün ölen (!) Tuba Korkmaz ile boğularak öldürülen Dilber Erkmen'i ikinci yılında hatırlayanınız var mı?

Ben cinayet aydınlatılmadığı için çok bedbahtımda…Siz ne durumdasınız sorayım istedim…

Ve ben diyorum ki bırakın artık bu riyakarlığı da doğurduğunuz erkek çocuğunu da kızlarla aynı şekilde yetiştirin. Yada şikayet etmeyin artık, sıkıcı oluyorsunuz.

Doğru yetiştirmediklerinizin bir kısmı sizin hastalıklı yetiştirmenizden kaynaklı dövüyor, öldürüyor. Üstelik öldürdüğü gelininiz ise alkışlıyor ve onaylıyorsunuz.

Peki o halde neden meydanlardasınız?

Helin KARAKOYUN yazarına ait diğer yazılar

10.1.2013 00:00:00
15.12.2012 00:00:00


SİZİ TANITALIM

Bilgilerinizi girerek, Dersimli Esnaf ağına dahil olabilirsiniz!

Aşağıdaki bağlantıya tıklayarak, ilgili sayfaya ulaşabilirsiniz.

BURAYA TIKLAYINIZ

DERSİMLİ ESNAFLARIMIZ

Burçlar

Günlük falınızı Okuyun

Astroloji.org 'un desteğiyle

HAVA DURUMU

ZİYARETÇİ İSTATİSTİKLERİ

 Bugün : 6826
 Dün : 10990
 Toplam : 24599260
 Ip No : 54.225.17.239